Necip Tosun ::: İYİ ÖYKÜLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 İYİ ÖYKÜLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ


Öykü, yapısı gereği sınırları net bir şekilde çizilemeyen esnek, kaygan bir tür. Bu nedenle öykü türünün kurallarını belirlemek o kadar da kolay değil. Diğer yazınsal türlerde olduğu gibi öykünün de genel geçer kuralları yok. Kuşkusuz kurama göre, kurallara göre sanat yapılamaz, yapılmamalıdır. Kuramlar, kurallar geçici, yapıtlar ise her zaman kalıcıdır. Ne var ki tüm "iyi öyküler"in mutlaka belli başlı özellikleri var. Bir başka deyişle bir öyküyü beğenmemizin, iyi dememizin ve onların kalıcı hâle gelmelerinin nedenleri var. Bir şair, bir öykücü, bir romancı için en öğretici yöntem, kuram/teori kitapları değil bu türlerin "iyi örnekleri"ni okumaktır. Kuram yazıları, incelemeler, eleştiri yazıları sadece bir şiirin, bir romanın, bir öykünün "niye iyi" olduğunu, sizin o metni niye beğendiğinizi izah eder. Kuralı ise bizzat o türün iyi örnekleri, iyi yazarları oluşturur. Çünkü güçlü yapıtlar, kendilerini bir "edebiyat modeli" olarak sunar. Bu doğrultuda iyi bir öykü okuduğumuzda, bir öyküde bulunması gerekli temel özellikleri de öğreniriz. Bir başka deyişle iyi bir örnek bütün kuramlardan daha öğreticidir.

Sanatta statik, değişmez denilen kurallar zamanla yıkılıyor, türler yeni alanlara açılıyor. Kaldı ki öykü, tıpkı diğer yazınsal türler gibi kuralları belirlenmiş, durağan, indirgenmiş, sabitlenmiş bir tasavvur değil, duygusal/dilsel/zihinsel sürekli bir yaratım sürecidir. Öykünün yönelimi ne olursa olsun kopmadığı tek şey yaşantıdır. Bu nedenle de akıp giden hayatı bir öykücü gözüyle kavrama, somutlama ve tanımlama çabası sürekli değişir.

Gerek öykü tarihine gerekse günümüzde yazılan öykülere baktığımızda, pek çok öykü anlayışının varlığını görürüz. Lirik yazanlar var, dramatik yazanlar var, fantastik/gerçeküstü yazanlar var, bilinç akışıyla yazanlar var, postmodern tutumla yazanlar var. Ayrıca kapalı, soyut yazanlar, durum ve atmosfer öyküleri yazanlar, sade ve yalın yazanlar var. Aynı yaklaşım temalar için de geçerli. Siyasal yönleri ağır basan öyküler var, bireysel tutumları öne çıkaran öyküler var, korku öyküleri, tarihsel öyküler var. Ancak bütün bu yönelimlerin içinde birini öne çıkarıp bunları yazanlar iyidir diğerleri kötüdür diyebileceğimiz bir genelleme yapmamız mümkün değil.

Bu nedenle seçilen anlatım biçimini ve temayı bir başına, öykünün değerine ilişkin mutlak bir ölçü olarak kabul etmek zordur. Örneğin öykü tarihinde açıklık ve sadelikle oluşturulmuş öykülerin iyi örnekleri olduğu gibi, sadelik peşindeki yazarlarda, büsbütün gevşek, iyi dokunmamış, işçiliği az öykülere de rastlamak mümkündür. Aynı gerçeği soyut yaklaşımlar ve sembolik öykülerde de görürüz. Kısaca, nasıl ki sadece örtük anlatımla bir değere ulaşmak mümkün değilse, sadece anlaşılır öyküler yazmakla da bir değere ulaşmak mümkün değildir. Doğrusu eserin dayattığı, doğal atmosfere uymak, tercih edilen yazınsal tutumun hakkını verebilmektir.

Kuşkusuz bir öykücünün ne anlatması, neyi anlatması gerektiğini en iyi kendisi bilir. Dolayısıyla bir yazar kendisini, duygularını en iyi ifade edecek bir temayı, konuyu en iyi biçimde metne yansıtmak ister. Bunu yaparken de her edebiyatçı, yaşadığı deneyleri karşılayıp onu sanat katına yükseltecek estetik, dil ve biçim arayışı içerisinde olur. Kendi yolunda ilerlemek, özgün ve yeni olmak pek çok yazarın ortak arzusudur. Çünkü yazar her durumda biçem ve içerikle kendi olmak, esere kendi anlayışını yansıtmak ister. Dolayısıyla ne yazarın seçtiği anlatım biçimi ne de yazarın seçtiği tema bağlamında genel geçer bir ölçüt oluşturmak mümkün değildir. Bir başka deyişle yazar şu konuları anlatıyorsa öyküsü iyidir ya da şu biçimi tercih etmişse öyküsü iyidir denilemez.

Dil

Başta da belirttiğimiz gibi bütün diğer yazınsal türlerde olduğu gibi öykünün de genel geçer kuralları yok. Ancak tüm iyi öykülerin mutlaka belli başlı özellikleri var. Bunların başında "dil" gelir. İyi öykülerin en önemli özelliği dil başarılarıdır. İyi öykülerde dil, sadece duygu ve düşüncelerin dışa vurulduğu bir araç değil, aynı zamanda biçimsel yapı oluşturmak, güzellik "yaratmak" için de kullanılan bir malzemedir. Bir başka deyişle yazar, dil aracılığıyla sadece bir aktarma değil bir inşa, yapı oluşturma peşindedir. Dil, yazarın biçim tercihine göre şekil alır. Bu nedenle iyi öyküler aynı zamanda dilin iyi kullanıldığı öykülerdir. Dil barajını aşamamış iyi bir öykü yoktur. Başarılı öykücüler, sözcüklerin anlam zenginliklerini keşfederek, ses değerine önem verip dilin artık kaybolmaya yüz tutmuş anlam derinliklerini gün yüzüne çıkarırlar. Sözcüklerin anlam çeşitliliğinden, çağrışımlarından yararlanarak anlam açıklığıyla birlikte yan anlamlarını yakalamaya çalışırlar. Bu bağlamda özelikle Bilge Karasu, Sevim Burak, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Rasim Özdenören, Hulki Aktunç, Selim İleri, Ramazan Dikmen, Hüseyin Su, Cemal Şakar, Murat Yalçın öykülerinde dili ana meseleleri yapmışlardır.

Tavır, duruş, teklif

İyi öykülerin aynı zamanda bir tavrı, bir duruşu, bir teklifi, sunumu, tercihi vardır. Değilse insani durumları sorgulamayan, bizi rahatsız etmeyen, bir teklifi ve sunumu olmayan insansız bir öykünün/metnin bir anlamı olamaz. Bu nedenle iyi öykünün takdim ettiği bir düşüncesi, aktarmak istediği duygusu, yazarın da bu öyküyü yazma gerekçesi vardır. Bir öyküyü okuduğumuzda bu öykünün bize aktarmak istediği bir duygunun, düşüncenin varlığını açıkça hissedebilmeliyiz. Başarısız öyküler bize bu öykünün niye yazıldığını sorduran öykülerdir. Bir öykü hangi durumu, olayı anlatırsa anlatsın içinde hayata, yaşanmışlıklara ilişkin bir acıyı, bir keşfi aktarmıyorsa eksik bir öyküdür. Öykünün varoluşu gerçekleşmemiş demektir. Bir acıyı, bir meseleyi, bir duyguyu temsil etmeyen öykünün yazılma gerekçesi de yoktur. Bizi yakalayan öykülere baktığımızda, insanın içinde bir duygu uyandırdığını, bir acı aktardığını görürüz. Bu, bir küçücük cümle, bir fotoğraf, bir diyalog olabilir. Bizde tam da burası kalır, kalıcılığını bu görüntü, diyalog ve cümle aracılığıyla sürdürür. Böylece belleğimizde yer eder. Bu bağlamda Ömer Seyfettin'in, Memduh Şevket Esendal'ın, Sabahattin Ali'nin, Tarık Buğra'nın, Mustafa Kutlu'nun öykülerini anabiliriz.

Atmosfer

İyi öykülerde, dille, anlatımla, kurguyla, atmosferle bir güzellik yaratılır. Öykü ister gerçek ister fantastik/gerçeküstü öğelere yaslansın, ister lirik ister dramatik olsun, gerek duyduğu yegâne şey, her tercihin gereklerine uygun "atmosfer"in varlığı ve kendi içinde tutarlılığıdır. Öyküyü oluşturan tüm öğeler, diyaloglar, betimlemeler bu dünyayı izah etmeli, atmosfere katkı sağlamalıdır. İyi öyküler bu gerekleri yerine getirirler. Öyküyü oluşturan tüm öğeler, diyaloglar, betimlemeler bu dünyayı izah etmeli, atmosfere katkı sağlamalıdır. Öykülerde kimi zaman sadece diyaloglarla atmosfer yaratılabildiği gibi (Hemingway'in öyküleri), kimi zaman susmalarla, boşluklarla da yaratılabilir (Katherine Mansfield'in öyküleri). Aslolan seçilen anlatıma okuru katabilmektir. Atmosfer, bir berber dükkânına, bir vapura, bir trene hayat vermek, nefes aldırmak, bir canlı gibi hayatın içine katmaktır. Ziya Osman Saba'nın "Neveser"de, Umran Nazif'in "Süslen Berberi"nde, Mustafa Kutlu'nun "5402"de yaptığı tam da budur. Bu anlamda atmosfer, her gün etrafımızda gördüğümüz eşyaların, araçların, nesnelerin etrafındaki gölgeleri kaldırarak yeniden var edilmesi, bir karakter olarak ortaya çıkarılmasıdır.

Tek etki

İyi öyküde odaklaşma ve tek etki yaratma gerçekleştirilmiştir. Öykücü tek bir "merkezi nokta" tespit eder ve öyküsünü ona göre kurgular. Artık öyküye giren her şey o merkezi noktayı sağlamlaştırmak, güçlendirmek ve açığa çıkarmak için kullanılır. Her şey bu merkezi nokta etrafında gelişir. Konuda ve karakterde odaklaşma gerçekleşmez, dağılırsa, öyküde bütünlük sağlanamaz ve o tek etki gerçekleşemez. Öyküyü bütünlüğe ulaştırmanın yolu, öyküye giren her şeyin kendi içinde anlamlı bir bağlantı oluşturmasıyla mümkündür. İyi öykülerde odak dağılmaz ve etki maksimize edilir. Bir öykü, tüm anlatılacakları temsil edecek bir imge, bir anahtar sözcük, bir leitmotif üzerine inşa edilmelidir. Öykü bunların etrafında dönmeli, dairelenerek açılmalı, zenginleşmeli, derinleşmeli ama anlatım hiçbir zaman bu merkezden kopmamalı, temel vurgu etrafında dolaşmalı, farklı çağrışımlara geçit verilmemelidir. Dağınıklık iyi bir öykünün en büyük düşmanıdır.

Ayrıntı/yoğunluk

İyi öyküler, öncelikle "ayrıntı"nın gücünden yararlanır. Ayrıntı önemlidir, zira öykü aslında bir ayrıntı sanatıdır. İyi öyküler bir olayı, durumu, küçük bir ayrıntıyla bütün bir hayatı özetleyen, temsil eden bütünlüğe ulaştırır. Öykü zaten bir romandan farklı olarak, bir bütün olarak hayatı değil, bellekte yer eden, bizi sarsan bu sahneleri hikâye eder. Hayattan seçme bir fotoğrafı aktarır ama bu fotoğrafın temsil yeteneği yüksektir. Öykünün temel ayırıcı özelliklerinden biri, bu "parçalı" algıya denk düşmesidir. Öykü bir parçadır, kesittir; bu anlamda darası düşülmüş bir hayattır. Daha kısa, daha yoğun, daha estetiktir. Aslında bir ayrıntının, hayatın tam da kendisine denk düşen bir kesitinin, fark edilmeyen bir özelliğinin açık edilmesidir. Hayatın bir ayrıntısını, bir gerçeğini öne çıkarıp anlatarak okura yeni bir keşif imkânı sunar. Böylece zamanla belirsizleşmiş, geçerliliğini ve anlamını yitirmiş bir nesneye, duruma, olguya hayat vererek yeniden anlam kazandırır. Hayatın ilerisini, gerisini budayıp, fazlalıklardan arındırarak kristalize etmeyi amaçlar. Dalıp gittiğimiz, boğulduğumuz bir görüntüden bizi çekip alır, bambaşka bir gerçekliğe yöneltir. Bunu yaparken de hem zamanı çok iyi kullanmak hem de söz iktisadına başvurmak durumundadır. Bu yanıyla da okurdan dikkat ve paylaşım bekler. Çünkü küçük ayrıntılarla büyük fotoğrafın ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Olay, karakter, izlenim iyice sınırlanmış, her şey gönderme ve çağrışımla örülmektedir. Truman Capote, Wolfgang Borchert, Julio Cortázar ayrıntının gücüyle başarılmış oldukça nitelikli öyküler ortaya koymuşlardır.

Azaltma/rafineleşme

Kuşkusuz hayatın özünü damıtmaktır öykü. Hayatı tanımlayacak o ayrıntı, o seçim ne kadar yerindeyse öykü de o kadar başarılı olur. Çünkü öykü biraz da ayrıntı, rafineleşme sanatıdır ve sıkıştırılmış bir cevher gibi parlar. O sadece eksiltme sanatı değil en değerli olanı seçme ve can alıcı olanı belirleme sanatıdır. Öyküde yapılması gereken duygu yoğun anlarını bireyden alıp çoğaltmak, evrenselleştirmek ve kalıcı kılmaktır. Öykücünün sıkıştırdığı öyküsel anlarda, hayat yaşamaya devam eder ve çoğalarak zenginleşir. Öykü, bütün bir hayata dağılmış yaşam parçacıklarını bir araya toplayıp bir bütünlük oluşturmak değil, o parçacıklardan bir hayat çıkarmaktır. Çünkü o parçacıkları üst üste yığmak, çoğunlukla yanıltır bizi. Aslolan kendi doğası içinde o parçacıklara yaşam alanı açmak, bütün hayatı temsil eden bir düzleme yaslayabilmektir.

İyi öyküler, hayatın kristalize olmuş bir ayrıntısını gün yüzüne çıkartıp hayatı temsil eden büyük bir fotoğraf hâline getirir. Önemsiz, sıradanmış gibi gözüken karakterler ve olaylar, böylece edebî bir kalıcılığa ulaşır. Bu bir anlamda hayatın kırılma anlarını, boşlukları yorumlamak anlamına gelir. Öykü, parçadan, kesitten bütünü hissettirme sanatıdır. Ama öykü bittiğinde bir parça, kesit değil okurda bir bütünlük hissi oluşur. Böylece öykü karanlıktaki duyguları, durumları açığa çıkarır, aydınlatır. Çünkü öykü, boşluklara eğilirken okura fark edemediği diğer boşlukları anımsatır. Bütün bu duyguyu, izlenimi yaratan, kurulan atmosferdir. Öykü, durumları ve duyguları icat etmez, var olan ama izah edilemeyen, başka bir biçimde somutlaşmayan duygu ve durumları ortaya çıkarır. Okura ise "evet, bu..." dedirtir. Çünkü benzer duyguları okur da yaşamış ancak okuduğu öyküyle her şey görünür olmuştur. Katherine Mansfield hayatta seçeneksiz kalmış, acılı, yalnız, yoksul insanların savrulmuşluğunu; Rasim Özdenören eskiyle bağlarını koparmış, yeniyle de uyum sağlayamamış, boşluktaki bireyin toplumsal yapıda yalnızlaşmasını, yabancılaşmasını; Adalet Ağaoğlu baskı, otorite ve bürokrasinin kıstırdığı insanlık hâllerini; Umran Nazif Yiğiter çağdaş organizasyonlar tarafından kıstırılmış küçük insanın/memurun çaresizliğini, yenilmişliğini modern öykünün imkânlarıyla anlatır.

Biçim/yenilik

Bir kurmaca değerini, yalnızca konunun iyi seçilişinden değil, iyi bir biçimde sunuluşundan, biçimlenişinden alır. Yeni teknik, olayları yeni bir bakış açısından kavrayıştır. Bir anlamda kişiseldir ve devrede olan yaratıcı kişiliktir. Kısaca biçim ve içerik ayrıştırılamaz bir bütünlüğe/tekilliğe ulaştığında sanat eseri tamamlanmış olur. İyi bir eserde ortaya çıkan şey, biçim ve öz değil estetik bütünlük/birliktir. Bu da kendinden öncekileri tekrar değil, buluş, keşif ve bu içeriğin başka türlü anlatılamamasının seçeneksizliği, yazarın oluşturduğu yeni durumdur. Bir sanat yapıtından söz ediyorsak o vakit, biçim ve içeriğin ayrıştırılamazlığını da kabul ediyoruz demektir. Biçim ve içerik her sanat yapıtı için ayrı ayrı yaratılmıştır. Bu bağlamda biçim mi içeriği belirliyor, içerik mi biçimi belirliyor sorusu önemsizdir. Önemli olan uyum ve birbirlerinin bir başka şeyle değiş tokuş edilememesi hâlidir. Burada aranan, "uygun" ve "eksiksiz" estetik birliktir. Metindeki yetkinlik, yazarın "başka türlü anlatamazdım" yargısına okurun verdiği olumlu yanıttır. Burada bilmemiz gereken şey, yazar bu metni yazmamış olsaydı, metnin böyle olmayacağı gerçeğidir. Yeni şeyleri, yeni biçimlerle sunmak, özgünlüğün temel şartlarındandır. Aynı şeyleri aynı biçimlerle sunmak tekrarın, çoğaltmanın yanlışına düşmektir. Yenilikçi yazarlar, sadece okur beklentisine değil, kanona denk düşmeyen bir "yeni" sunum gerçekleştirirler. 1950'lerde Feyyaz Kayacan, Ferid Edgü, Vüs'at O. Bener; 1960'larda Leyla Erbil, Bilge Karasu, Sevim Burak; 1970'lerde Tomris Uyar, Hulki Aktunç, Selim İleri Türk öykücülüğünde yenilikçi arayışlar dendiğinde ilk akla gelebilecek öykücülerimizdir. Yakın dönemde ise Murat Gülsoy, Murat Yalçın, Özen Yula, Ahmet Kekeç, Cemal Şakar, Başar Başarır...

Zenginleştirme-çoğaltma

İyi öykünün çoğaltmaya, zenginleşmeye uygun bir yapısı vardır. Çünkü öykü formunu benimseyen bir yazarın "yapması" gereken şey, sadece hayatı yansıtmak değil, onu çoğaltmak, üretmek olmalıdır. Bu yüzden iyi öyküler okuduktan sonra bitmez, bizde varlıklarını sürdürürler. Kuşkusuz hayatın bizzat kendisi sanat değildir. Yazarın tanık olduğu hayat, ancak onun düş gücü, gözlem gücü ve sihirli sözcükleriyle bir başka şeye dönüşerek sanat olur. Çünkü genelde sanat, özelde öykü çiğ/ham gerçeklikle oluşturulamaz. Hayat, (insan, doğa, toplum) yazarın kaynağı, malzemesidir. Ama yazar onun tutsağı değil, yeniden kuran kişidir. Bu anlamda hayat/gerçeklik sanatın kendisi değil, ancak ve ancak malzemesidir. Başka bir deyişle öykü, yaşanan gerçekliği bir başka gerçeklikle aşma, anlam alanını genişletme, derinleştirme ve ebedîleştirme girişimidir. Kuşkusuz öykü, bir enstantaneye, bir anıya, kısaca hayatın bir ânına yaslanabilir. Ama aslolan hayatı sanat katına yükseltmektir. Edebiyatımızda bu yaklaşımın en iyi örnekleri Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay'ın öyküleridir.

Zamanın dili

İyi öyküler, her dönemde, hayatın akışı, anlamı ve ritmi üzerine söz alır. Bulunduğu coğrafyanın dili, gerçekliği ve koşulları içerisinde değişmez duyguları, o çağın, o anlayışın verileriyle yeniden, yeniden üretir. Çünkü amacı, deneyimi aktarmak ve hayatı, gerçekliği sorgulamaktır. Öykü, insanlığın çalkantılarla akıp giden varoluşsal macerasındaki dönüm noktalarını, kırılma anlarını kayda geçirmek ve bu anlara ilişkin doğru sorular sormak, karanlık yönlerine ışık olmak ister. Amacı her dönemde hayatın gizine ilişkin kalıcı fotoğraflar çekmektir. Bu süreçte dinleyenin/okurun karşısına yeni bir dil, yeni bir söylem ve giderek yeni bir gerçeklikle çıkar. Bu anlamda öykü, tarihsel süreç içerisinde sürekli kendini yeniler ve çağının dilini konuşur. Kalıcı öyküler, hakikatin "yeni dili"ni bulan metinlerdir. Hikâye anlatıcısının vakanüvisten farkı tam da budur: çıplak gerçeği aşıp hakikati geleceğe taşımak. Böylece gerçeğin bin bir yüzü açık edilirken, yanlış bilinen olgular bir hikâyeyle düzeltilir, yerli yerine konur. Öykü, sadece geçmişin birikimlerini aktarmakla kalmaz, geleceğe ilişkin olarak da söz alır. Bu anlamda öykülerin işlevi, her durumda hayata ilişkin bir tavır almak ona müdahale etmek olmuştur. Öyküler de, hayata ilişkin yeni bir ruh aktarır. Bu "yeni bir hayat" teklifidir. Bunu da yeni bir ses ve biçimle gerçekleştirir. Her yeni ses de elbette kendi edasını, biçemini, yankısını yaratır.

Buraya kadar saydıklarımız, öykünün kuralları değil, iyi bir öyküden çıkarabildiğimiz anlamlı, temel belirlemelerdir. Dil başarısı, anlatıma denk düşen atmosfer, tek etki, ayrıntının gücünden yararlanmak, hakikatin "yeni dili"ni bulmak, azaltma/rafineleşme, duruş, yenilik, çoğaltmaya uygun yapı iyi öykülerin ortak özellikleridir.











Yayın Tarihi : 19.2.2015

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 2292